
Carlos Fuentes, Can Yayınları
” –Herkes bilsin, annemin kara gözleri sırf kendine daha çok benzemek için değişen bir kumsal.
Herkes bilsin, babamın miyop, sarı-yeşil gözleri gelişimden ve varlıktan yoksun bir deniz: Babam sürekli değişiyor, ama hep aynı.
Herkes bilsin, babamla annem dansta bir araya geldiler, ama bunun da ölümü erteleyen bir törenden ibaret olduğunu biliyorlar.
Meksika için öngörülen bütün felaketlerin gerçekleştiği 1992 yılı, Kristof Kolomb’un Yeni Dünya’yı keşfinin de 500. yıldönümü. Gökten zehir yağan, siyasetçilerin kitleleri bilinçsizleştirme yoluyla zapt ettiği, ABD’nin sömürge politikalarına artık tamamen teslim olmuş Meksika’nın geçmişini olduğu kadar geleceğini de gören Kristof’un anlatısı bu. Anne rahmindeki Kristof doğmayı beklerken isimlerin esrarını çözmeye uğraşacak, bilinmeyene karşı savaşacak, dilleri karıştıracak, soracak, konuşacak, hayal kuracak, insanlara kendilerinin başka bir imgesini sunacak, aynı kalarak dönüşüme uğrayacak…
Yirminci yüzyılın en özgün romanlarından Doğmamış Kristof, Carlos Fuentes’in deneysel üslubuyla acımasız alaycılığını benzersiz şekilde buluşturuyor.”

İaki Kabe, Dedalus
” – Çıkış Kitabı, Gürcistan’ın Abhazya bölgesinde, 1990’ların başında Gürcülere uygulanan etnik temizlikle sonuçlanan savaşta, bu savaşın ortasında kalan, yerini yurdunu terk edemeyen insanların hikâyesine odaklanıyor. Cephe gerisindeki sıradan insanların, özellikle de yaşlıların, kadınların ve çocukların günlük hayatını, tecavüzden cinayetlere kadar uzanan trajediyi, bu insanların umutlarını ve umutsuzluklarını bir çocuğun gözünden anlatıyor. İaki Kabe, okuru, küçük bir çocukken kendisinin de içinden geçtiği bu savaşın ortasına sürüklüyor, evleri bombalanan, aç biilaç dolanan ve ölülerini toprağa veremeyen insanlarla karşı karşıya getiriyor. Böylelikle, ölümden kaçmakla ölüme kaçmak arasındaki çizginin silikleştiği bir romanı tutuyorsunuz elinizde.”

B. Nihan Eren, Yapı Kredi Yayınları
” –Hayal Otel, Feryal ile İsmet’in açılışını yaza yetiştirmeye çalıştıkları on iki odalı bir otel. Otelde her odanın bir adı var: Kaktüs, Ardıç, Begonvil, Kızılağaç, Şimşir, Lavanta, Menekşe, Funda, Çınar, Limon, Okaliptüs, Papatya. Öykülere de adını veren bu odalarda, bir gönül kırıklığıyla içine kapanmış, varlıkları yokluklarına karışmış, kıyıya vurmuş insanlar kalıyor. Burada her şey mevsim dışı, zaman dışı, toplum dışı! Eren, Hayal Otel’de gönülleri kararmış, umutsuz insanları bekleyen afeti, bir kasırgayı umudun simgesine dönüştürüyor. Bir kıyı kasabasının dışında, henüz tabelası bile asılmamış bir otelde birikmiş öfkeyi, kötülüğü, ihaneti düşsel bir anlatımla dile getiriyor.”

Stephen Graham, Koç Üniversitesi Yayınları
” -Yazar, dünyayı ve kenti eksik olan üçüncü ekseni de yerleştirerek baştan resmediyor; eşitsizlik, siyaset ve kimliğin coğrafyasını bu eksik üçüncü boyutu da hesaba katarak keşfe çıkıyor. Uzaydaki uyduların her şeyi gören gözlerinden, katil dronlar ve helikopterlerle dolu atmosferimize, oradan dünyanın dev şehirlerinin en zengin ve yoksullarının evlerine doğru nefes kesici bir gezintiye çıkarıyor bizi. Hiç düşünmeden kullandığımız asansörlerin arkasındaki teknolojide yaşanan ilerlemelerin yansımasını hem zenginlerin gökdelen tepelerindeki hayat tarzlarında hem de yeraltının derinliklerine inen çetin çalışma koşullarına sahip madenlerde bulduğuna dikkat çekiyor.
Dikey Dünya yaşadığımız kentlere, atmosfere, ayağımızın altındaki dünyada olup bitenlere yepyeni bir gözle bakmamızı sağlıyor.”

Ali Yağan, Ketebe
” -Dünya sandığımız kadar büyük mü? Zaman gerçekten doğrusal mı akıyor? Peki Hacırahmanlı köyüyle Hobbitköy’ün arası sanıldığı kadar uzak mı? Ali Yağan, “bütün doğu, bütün batı, bütün kuzey ve bütün güney ilahi bir heyecanla yeniden doğacaktı,” derken Pessoa’yla Karacaoğlan’ın, Borges’le Sait Faik’in karşılıklı birer kahve içme ihtimalinden mi bahsediyor? Habba, Siranuş, Azizlili Mehmet Efendi, Şeref…
Ali Yağan’ın “mazisi üç beş dakikalık” karakterleri, “tınısı İsrafil kış masalları içinde” bazen kaçıp bazen ileri atılıyor; incinseler de yaralarıyla, yükleriyle, omuzladıklarıyla kendilerini aramaya devam ediyorlar. Onun öykülerinin omurgasını işte bu gözüpek arayış ve yeryüzünün bütün hikâyelerine duyulan tutkulu merak oluşturuyor.”

Selahattin Nehir, Altın Kitaplar
” –Yüzüm bir sahne, bedenim bir sahne, bu şehir bir sahne, dünya bir sahne… Oyna Ejder, dilediğin gibi oyna!
Meddah ve Cellat, Selahattin Nehir’in taklit, oyun, sahne, güç ve içimizde gizlenen şiddet üzerine okuruna tuttuğu “çatlaklar” içindeki bir ayna gibi; sayfalar ilerledikçe gerilimi artan, merak ettiren ve şaşırtan bir metin. Tutkunun, hayal gücünün, aşkın ve öfkenin iç içe geçtiği bu kısa ama içeriği yoğun roman boyunca şu soruyla karşı karşıya buluyoruz kendimizi: Var olmak mı, görünür olmak mı?”

Ali Emre, Ketebe
” -Acar Süvari Tutuk Arbalet, şiirdeki hikâyenin izinin sürüldüğü yazılardan oluşuyor. Birer şiir çözümlemesi olarak da okunabilecek incelemelerde Mehmed Âkif, Kemalettin Kamu, Nâzım Hikmet, Melih Cevdet Anday, Attilâ İlhan, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Edip Cansever, Refik Durbaş ve İbrahim Tenekeci’den hareketle şiirimizin son yüzyılına dair genel bir fotoğrafa da ulaşılıyor.”

Alberto Manguel, Yapı Kredi Yayınları
” –Okumanın Tarihi, Geceleyin Kütüphane ve Hayali Yerler Sözlüğü gibi kitaplarıyla tanıdığımız Alberto Manguel, yeni kitabı Efsanevi Yaratıklar’da okurlarını mitolojiden, dinler tarihinden, edebiyattan ve popüler kültürden karakterlerle dolu bir gezintiye çıkarıyor. Bu kişisel koleksiyonda Drakula ile Kırmızı Başlıklı Kız, Şeytan ile Superman, Sinbad ile Kaptan Nemo, Karagöz ve Hacivat ile Quasimodo yan yana geliyor. Yazar, bize ortak insanlık mirasımızın en kıymetli parçalarından birinin, hikâyelerin coğrafyasında ikamet eden onlarca “efsanevi yaratık”ın, can buldukları kitap ve efsanelerden dışarıya taşıp başka kılıklarda nasıl var olabildiklerini anlatıyor kısaca.”

Bora Abdo, İletişim Yayıncılık
” –O da beni böyle izliyor ve merak ediyor muydu ve ben örgüme eğilmiş harıl harıl örerken boynumun ya da ensemin çıplaklığı geceleri yatağında birdenbire aklına geliyor muydu? Sağına, sağındaki meleklerine dönüp de sanki ben duyacakmışım gibi “aşkım,” diyor muydu? O da beni rüyalarında hep görüyor muydu misal?
Hayâlî’nin Tesadüfleri, yaşam ve ölüm, aşk ve nefret arasındaki ince çizgide çetrefil bir kurguyla anlatılmış sıra dışı öyküleri bir araya getirirken yazarın usta anlatımı, gözünüze kolaylıkla çarpıyor.”

John ve Yves Berger, Metis Yayıncılık
” –Babam evimizin samanlığında benim için bir atölye yapmadan çok önce orada pinpon masası vardı. Birlikte oynamayı çok severdik. Ben ergendim, o altmışlarındaydı. Aşağı yukarı denk oyunculardık; bazı günler ben kazanırdım, bazı günler de o. Ama maçın sonucunun bir önemi yoktu, bizi oynamaya sevk eden başka bir şeydi: Esas arzumuz şansı ne kadar zorlayabileceğimizi görmek ve alıp verme oyununu bir lütufa çevirmekti. Elbette nadiren böyle oluyordu ama ara sıra oluyordu ve o zamanlarda her şey yerli yerine oturuyordu. Ritim, hareket ve jestler, zamanlama, hepsi tek bir edimin birliğinde toplanıyordu…
Top Sende, John Berger ile oğlu Yves Berger’in sanat hakkındaki yazışmalarını bir araya getiriyor.”